|
|
4月17日 Sürekli bahsedilen 301. madde nedir?
"Türklüğü, cumhuriyeti veya Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Türkiye Cumhuriyeti hükûmetini, devletin yargı organlarını, askerî veya emniyet teskilatını alenen aşağılayan kişi, 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Türklüğü aşağılamanın yabancı bir ülkede bir Türk vatandası tarafından işlenmesi halinde, verilecek ceza üçte bir oranında artırılır. Eleştiri amacıyla yapılan düşünce açıklamaları suç oluşturmaz."
Bu maddeyi kriz haline getiren ise; Savcıların, hangi söz veya eylemin eleştiri kapsamında olduğunu, hangilerinin aşağılama anlamını taşıdığını belirleyerek, söz konusu maddeye göre dava açması. Yani eleştiri sınırı savcının dünya görüşüne göre oynak bir zeminde bulunuyor.
4月15日 http://zekicalar.spaces.live.com/blog/cns!4F553DB67E5F04DD!777.trak
ANADOL
Amşamüstü otoyola çıkan bir Ferrari son sürat gidiyomuş. İleride yolun sağında bir Anadol görmüş. Yanında da yaşlı bi adamcağız çaresiz gözlerle yoldan geçenlere bakıyomuş. Adama acıyan Ferrarinin sürücüsü hemen durup seslenmiş: -Amca, gel seni İstanbul'a götüreyim, yarın bir tamirci getirip arabanı yaptırırsın. Yaşlı amca boynunu bükmüş ve demiş ki: -Oğlum, madem bir iyilik yapıyorsan tam yap. Benim bütün mal varlığım bu Anadol. Burada bırakırsam arabayı çalarlar. Sen beni İstanbul'a kadar çekiver. Ferrarinin sürücüsü de iyi bir adammış, yaşlı amcanın teklifini kabul etmiş: -Tamam amca, senin Anadol'u arkaya bağlayalım. Bir çekme halatı bağlayarak, önde Ferrari, arkada Anadol otoyolda gitmeye başlamışlar. Ferrarinin sürücüsü yolda giderken, "Acaba bir arabayı çekerken en fazla kaç yaparım?" diye düşünüp köklemiş gazı. 240, 260, 280 derken otoyolda adeta uçmaya başlamışlar ve bütün otomobilleri sollayıp geçmişler. Ferrari'nin çektiği Anadol'da bulunun yaşlı amca, bu kadar hız karşısında korkudan ne yapacağını şaşırmış ve korna çalıp, sellektör yapıp, Ferrari'nin sürücüsüne bağırmaya başlamış: -Sağa çekil!.. Sağa çekil!.. Ertesi gün bir BMW sürücüsü oto sanayiye gidip, Anadol tamir eden bir dükkana girmiş ve demiş ki: -Usta, bana ikinci el bir Anadol bulacaksın ve onu 300 kilometre yapacak şekilde modifiye edeceksin. Oto tamircisi bu teklif karşısında çok şaşırmış: -Aman beyim, sen Anadol'a istediğini yap; 150'den yukarı çıkaramazsın. 151 yaparsa, ben sana bu dükkânın anahtarlarını veririm!.. BMW'nin sürücüsü kızmış ve tamirciye dert yanmış: -Sen ne diyorsun yahu? Dün gece ben 250'yle giderken, yanımdan en az 280 yapan bi Ferrari geçti. Arkasında da kıçına kadar girmiş bir Anadol vardı. Herifçioğlu kornayla, selektörle Ferrari'den yol istiyodu!..
Not: Bu fıkrayı gönderen Ercan Çalar'a teşekkürler(.http://zekicalar.spaces.live.com/blog/cns!4F553DB67E5F04DD!777.trak) 4月13日
Çetin AltanŞeytanın gör dediği
İşe mi koşuluyor, boşa mı koşuluyor?
Ufak tefek çekik gözlü bir Çinli, alışveriş yapmak için çıktığı çarşıdan elinde bir yığın paketle eve geri dönmüş. Sonra da, elindeki küçük bir kâğıda bakarak, paketleri açmaya başlamış: - Kitikomi? Tamam, işte Kitikomi!.. Nian-Hong? Tamam, işte Nian-Nong!.. Ling-Niak? O da tamam, işte Ling-Niak!.. Gah-Nahn nerde? O da burada Gah-Nahn!.. Ya Tokidong? Tamam tamam, Tokidong da burada!.. * * * Birden Çinli, elini alnına vurmuş: - Tuh, demiş; unuta unuta bak neyi unutmuşum almayı; “muz”u... * * * Bazen oluyor böyle unutkanlıklar. Örneğin siyasetçiler de; siyaset pazarından elleri, kolları, sırtları yüklü olarak çıkıyorlar kürsülere ve sıralamaya başlıyorlar mallarını: - Vatanı ve milletiyle devletin bölünmez bütünlüğü... - ... - Milletimizin gücü, her türlü sorunun üstesinden gelmeye... - ... - Binlerce yıldan bu yana güçlü bir devlet geleneğine sahip olarak... - ... - Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavara teslim olmadan... - ... - Halkımızın hassasiyetine her zaman saygılı... - ... - Cumhuriyet’in temel ilkelerini görmezlikten gelmeden... * * * Derken birden ellerini alınlarına vurarak hatırlıyorlar, çağdaşlığın mayasını nasıl unuttuklarını; alfabenin ilk 2 harfini yani; “AB”yi... * * * Cin Ali Bey, Ruhi Baba’ya sormuş: - AB Komisyon Başkanı Jose Manuel Durao Barroso’nun Türkiye ziyareti hakkında ne düşünüyorsun? Ruhi Baba: - Doğrusu, demiş; adam hiç bilmediği bir şeyi öğrendi burada. - Neyi öğrendi? - Büyük bir azim, inat ve ısrarla, ille de “gelişmiş” olmamak için neler yapılması gerektiğini... * * * Av. Taner Aktop’tan yepyeni bir fıkra: Biri Amerika’nın, biri İngiltere’nin, biri de Şark’ın “gelişmekte olan” ülkelerinden birinin 3 cerrahı buluşmuşlar; birbirlerine başarılarını anlatıyorlarmış. * * * Amerikalı cerrah: - Adamın birinin, diyormuş; feci bir trafik kazasından geriye sadece kopuk bir başparmağı kalmıştı. O başparmağa önce bir el, sonra bir kol, sonra 2 omuzla göğüs, boyun, baş, gövde, bacaklar ve ayaklar takarak öylesine mükemmel bir insan yarattık ki; hayata yeniden atılıp da çalışmaya başlar başlamaz gösterdiği mucizevi başarılar sonucu, başka çalışanlar önemini yitirdiğinden; binlerce kişi işsiz kaldı. * * * İngiliz cerrah da şöyle diyormuş: - O da bir şey mi? Bir metro kazasından sonra, ezilip param parça olmuş birinden geriye sadece bir saç teli kalmıştı. Biz o saç teline; alın, yüz, boyun, omuz, göğüs, kol, gövde, bacak ve ayaklar ekleyerek süperden de süper bir insan geliştirdik. Çalışmayı öylesine büyük bir enerjiyle başladı ki, nüfusun dörtte biri işsiz kaldı. * * * Şark’ın “gelişmekte olan” ülkelerinden birinin cerrahı da: - Haydi gidin işinize, demiş; sizin yaptıklarınız da bir marifet mi yani. Ben, yolda yürürken bir yellenti sesi duydum ve çıkan osuruk gazını hemen alıp çantama koydum. Sonra o osuruk gazına güzel bir çıkış deliği, çevresine kalçalar, altına ayaklar, üstüne gövde, göğüs, kol, boyun, baş ekleyerek o kadar güçlü bir insan oluşturdum ki; çalışmaya başlar başlamaz, bütün ülke işsiz kaldı. * * * Şimdi herkes merak etmeye başlamış, o “gelişmekte olan” Şark ülkesinin neresi olduğunu. * * * Diojen ünlü feneriyle tüm Türkiye’yi dolaşmaya başlamış. Önüne gelen soruyormuş kendisine: - Ne arıyorsun Diojen? O da hep aynı yanıtı veriyormuş: - Bir insan arıyorum. * * * Derken Diojen, İstanbul’a gelmiş. Ertesi gün de, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş sormuş kendisine: - Ne arıyorsun Diojen? Diojen: - Fenerimi arıyorum, demiş. * * * İlhan Berk’ten bir şiirle bitirelim yazıyı: Aşk Sen varken kötü bir şey bilmiyorduk Mutsuzluklar, bu karalar yaşamada yoktu. Sensiz karanlığın çizgisine koymuşlar umudu Sensiz esenliğimizin üstünü çizmişler Nicedir bir pencereden deniz güzel değil Nicedir ışımayan insanlığımız sensizliğimizden.
Sen gel bizi yeni vakitlere çıkar.
4月8日
GERÇEK OLAYLAR (BUNLAR ANCAK BİZDE OLUR!.. :) 
Aynı turizm şirketine ait iki otobüs, yolda karşılastı şoförler ellerini bırakıp birbirini selamladı 52 kişi öldü. /Bitlis
Asabi çoban ot yemeyen koyununu tüfeğin dipçiğiyle dövmeye başladı,tüfek ateş aldı çoban öldü. /Bitlis
Odun kesmek için ağaca çıkan çiftçi , Nasreddin hoca fıkrasındaki gibi bindiği dalı kesmeye başladı. Farkettiğinde işişten geçmişti dalla birlikte yere çakıldı hastanede öldü. /Antalya
İki odayı yıkıp tek oda yapmak isteyen bir evsahibi , işi abarttı.Tek duvar için kazma yerine dinamit kullandı. Mahalleyi havaya uçurdu, kendisi yaralandı /Trabzon
Şaşkın köylü üç katlı evinin terasındaki kömürlükte buzağı beslemeye basladı,buzağı büyüdü ,250 kiloluk dev bir inekoldu,bulunduğu odaya sığmayan inek,3 katlı evden vinçle indirildi.Torbalı/Izmir
Karadenizli iki kardeş , çatıdaki hurdaları satmak istedi.Ağabey çatıya çıktı,demir yığınlarını asağıdaki kardeşine atmaya basladı.Kardeşi ise hepsini tuttu biri hariç: Buzdolabı... onun da altında kalıp ağır yaralandı. Hastanede,'çok hızlı attı tutamadım onii ' dedi. /Izmir
Lise öğrencisi C.S. telefonunu aldı eline başladı rehberde kayıtlı tüm numaralara çağrı bırakmaya. Son kişiyide çaldırdıktan sonra karşılık gelmesini bekledi. Aradan 2 saat geçmesine rağmen bir tane bile çağrı gelmemişti. C.S. hıçkırıklar içinde; demek bu koca dünyada bir tane arkadaşım bile yok, artık yaşamamın hiçbir anlamı kalmadı diyerek evdeki tüm sarımsak ve soğanları(yaklaşık 2çuval) yiyerek intihar etti. C.S. tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından C.S.'nin telefonunu inceleyen polisler telefon ayarlarından numaranın gizlendiğini tespit ettiler. /Çorum
Uludağ Üniversitesi Tıp Fakültesi Hastanesi (UÜTFH), dünyanın saygın hastane akreditasyonu kuruluşlarından olan JCI tarafından akredite edildi. UÜTFH, Hacettepe Üniversitesi Erişkin Hastanesi’nden sonra “tüm birimleriyle akredite olan” ikinci kamu hastanemiz oldu. JCI’den akredite alan ufak çaplı birkaç özel hastanemiz daha var. UÜTFH’in, ABD kökenli 90 yıllık akreditasyon şirketi olan Joint Commission International Accreditation’dan aldığı bu belge, 14 Aralık 2010 yılına kadar geçerli olacak. Rektör Prof. Dr. Mustafa Yurtkuran’ın, “Dünya çapında inanılmaz bir belge olarak nitelendirdiği” akreditasyon için üç yıllık bir denetleme süreci gerçekleşti ve tam 1033 standart testinden geçildi. UÜTFH bu uzun denetim sürecinde 1020 standart testinden 10 üzerinden 10, 13’ünden de “geçer” not aldı. Herhangi bir standarttan sıfır alınması halinde ise, akreditasyon gerçekleşmiyor. Anlayacağınız, çok zorlu bir süreç. Ama UÜTFH bunu başardı.
Nasıl başardılar? Peki bu belge ne anlama geliyor? Rektör Yurtkuran, “Bu başarı, üniversite olarak hepimizindir, belgeyi almak çok zordu, beraber başardık. Bu belgenin anlamı, yüksek standartta, çok kaliteli bir sağlık hizmetidir” dedi. Peki bu süreç nasıl gerçekleşti? İşte bu olağanüstü başarının hikâyesi: 15 Ocak 2005 tarihinde başlatılan akreditasyon çalışmaları iki aşamada gelişti. 1.5 yıl süren yoğun çalışmalar sonucunda ilk olarak, hastane ve bağlı tüm sağlık kuruluşları, SGS tarafından denetlendi. 25 Ağustos 2006’a, ISO 9001:2000 Kalite Yönetim Sistem Belgesi alındı. 11 Eylül 2006’da da hem SGS’nin hem de onun bağlı olduğu kuruluş United Kingdom Akreditation’ın (UKAS) logosu kullanılmaya başlandı. İkinci aşamada ise hastanedeki kalite çıtasını daha yükseğe çıkarmak amacıyla dünyanın en eski ve en büyük akreditasyon kuruluşu olan JCI’a başvuruldu. Gerekli hazırlıkların yapılmasının ardından çeşitli tarihlerde JCI denetçileri ön denetimlerini yaptı. Belirtilen eksikler giderildi, gerekli değişiklikler yapıldı. JCI, 10 Aralık 2007 tarihinde son denetimi yapmak üzere 3 uzmanını gönderdi. Dr. Arvind Patel, Jerry Dykman, Dr. Bill Heydern, beş günlük denetimlerinin sonucunu 14 Aralık 2007 günü kapanış oturumunda açıkladılar. Ekip başkanı Jerry Dykman, 5 gün boyunca yaptıkları denetimlerde, akreditasyon şartları arasında bulunan 1033 standarttan 1020’sine 10 üzerinden 10; 13 standarda da 10 üzerinden 7-8 puan verdiklerini ve UÜ Tıp Fakültesi Hastanesi’nin JCI akreditasyon denetimini başarıyla geçtiğini belirtti. Dykman, son denetimin sonucunu değerlendirirken,“Kariyerim boyunca böylesine büyük bir hastanede bu kadar az hata içeren en iyi raporu sunmaktan mutluluk duyuyorum” dedi ve tüm personeli alkışladı. Konuya ilişkin resmi yazılı açıklama ise 9 Mart 2008 tarihinde geldi. Joint Commission International Accreditation Başkanı Ann K. Jacobson, gönderdiği gurur verici bu mektup aynen şöyle: “JCI, Uludağ Üniversitesi Sağlık Kuruluşları Tetkik Bulgularını değerlendirmiş bulunmaktadır. Uludağ Üniversitesi Sağlık Kuruluşları’nın akredite edilmesi kararını size açıklamaktan memnuniyet duymaktayım. Süreklilik arz eden kaliteli hizmet sağlama kararınızın tanınmasından dolayı sizi ve Uludağ Üniversitesi Sağlık Kuruluşları’nın diğer yönetici ve çalışanlarını tebrik ederim. JCI hastane standartları, günlük performansta ve hasta bakımı çıktılarında sürekli, sistematik ve tüm kurumu kapsayan gelişimi teşvik etmeyi amaçlamaktadır. Türk vatandaşları, Uludağ Üniversitesi Sağlık Kuruluşları bu en zorlu hedefe, kaliteyi sürekli artırma hedefine odaklandığı için gurur duymalıdır. Bu önemli başarı için tekrar tebrik ederim!” dedi. Özetin özeti: Rektör Yurtkuran ve arkadaşlarını sağlıkta çıtayı yükseklere tırmandırdıkları için kutluyoruz. Darısı diğer hastanelerimizin başına.
4月2日
Sayfamda  dakika  saniye misafirim oldunuz
Teşekkürler!..
..yine beklerim..
GÜLE GÜLEE!..
Hasan PulurOlaylar ve İnsanlar
Kim yetiştirdi bunları?..
MURAT Katoğlu’nun bir sözü çevresinde sık sık söylenir, Sayın Cahit Kayra’ya göre “darbımesel” gibi bir sözdür. Bir tartışmanın ortasında Murat Katoğlu isyan eder: “Kim yetiştirdi bunları?” * * * MURAT Katoğlu’nun “Bunları kimler yetiştirdi?” dedikleri, siyaset meydanının yeni gülleri ve bülbülleridir. Laikler “Biz buradayken bir şey yapamazlar!” diye yan gelip yatarken, onlar şeriat için ilmik üstüne ilmik atmışlar, sonunda Cumhuriyet Başsavcısı “laiklik karşıtlarının odağı olmak” iddiasıyla partiyi kapatmak için dava açacak hale gelmiştir, hem bu kaçıncı kapatma davası... Buraya kadar tamam da bundan başka bir manzaraya bakıp onlar için de “Kim yetiştirdi bunları?” demek mümkün... * * * GEÇENLERDE Doğan Haber Ajansı’nın Adana’dan verdiği bir haber vardı (Milliyet, 28.03.2008) Adana Valisi İlhan Atış, bir lisenin öğrencilerinin bilgilerini sınıyor, birinci sınıf öğrencisine Adana’nın ilçelerini soruyor: “Seyhan, Yüreğir, Pozantı...” Hem lise bir, hem lise üç öğrencilerine bir soru: “Çanakkale Savaşları’nı kim anlatacak?” Parmak kaldırıp “Ben anlatacağım!” diyen yok... Vali, soruyu değiştirir: “Çanakkale Savaşları nerede oldu? Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde mi, yoksa Kars ile Sarıkamış arasındaki bir yerde mi?” Çoğunluk, Çanakkale Savaşları’nın Kars ile Erzurum arasındaki bir yerde olduğunu söyler. Vali’nin dediğine göre, lise üçüncü sınıf öğrencileri Türkiye’nin komşularını dahi bilemiyorlar. Murat Katoğlu’nun sorusunun tam yeridir: “Kim yetiştirdi bunları, ya da yetiştiriyor?” * * * FIKRALAR gerçek oluyor. Fıkrada, tarih öğretmeni sınıfta bir çocuğu dalga geçerken yakalar: “Kartaca Savaşları’nı kim yaptı?” Çocuk şaşkın: “Valla, billa ben yapmadım öğretmenim!” “Çık dışarı!” * * * ZİL çalar, öğretmen hızla öğretmenler odasına koşar, karşısına çıkan matematikçiye dert yanar, matematikçi, tarihçiyi yatıştırmaya çalışır: “Aldırmayın hocam, bu keratalar öyledir, hem yaparlar, hem de yapmadım, derler!” Tarihçi, alı al moru mor, müdüre koşar, anlatır... Müdür de onu yatıştırmaya çalışır: “Üzülmeyin hocam, bakanlığa yazar, Kartaca Savaşları’nı kimin yaptığını sorarız.” Tarihçi odadan nasıl çıktığını bilemez, doktora koşar, on beş gün rapor alır. * * * EVDE otururken, bakanlıktan bir zarf gelir, açar: “Bu yıl, ödenek olmadığından, Kartaca Savaşları yapılmayacaktır!” * * * YILLAR önce fıkra diye yazıp anlattığımız, gülüp geçtiğimiz, meğer şimdi gerçek olacakmış... Kim yetiştirdi bunları yahu?
4月1日
İLGİNÇ BİR RASTLANTI
Google Şakası (Görmek İçin Acele Edin)
1- www.google.com sayfasını açın
2- Arama motoruna "Failure" (başarısızlık, yetersizlik, beceremeyiş; başarı kazanamayan kimse) yazın.
3- "Search" (Google'da ara) yerine "I'm feeling Lucky" (kendimi şanslı hissediyorum)'u tıklayın
4- Görün bakalım ne olacak!
OSMANLICA FİLM İSİMLERİ
Fight club - Teşekkül ün sille tokat
Çılgın Sekreter Jale - Na uslu defterdar jale
Pretty woman - hususi avrat
21 grams - 0.016 okka
Million dollar baby - Üçyüz akçelik sibyan
Godfather-Şahbaba
Uçakta panik- Tayyarede hezeyan
Terminatör - Deccal
Spiderman - Haşeret-ül adem.
Attack of the clones - Taarruzü'l adem-i sahte
The empire strikes back - Binaenaleyh hücumü'l devlet-i muazzam
Sin city- Şehr-i kufran
Kuzuların sessizliği - Sükunet-i cemaat_ul kuzu
Zor ölüm - Zahmet-ul vefat
Çıldırtan kadın - bint-el haram
I know what you did last summer - Malumat-ı eylem-i nevbahar geçmiş zaman
Pulp fiction - Hikayet-ül abes
Titanic - Tekne-i devasaiye
Pi - rakkam-i tesadufiye
Heat - hararet
Kill bill - Meft-ül bill
Fantastic 4 - Car-i harikulade
Dört nikah bir cenaze- Car izdivaç yek mevta
Sex and the city - Zifaf ve Şehir (avrad-ül edeb yoksuni)
Charlie's angels - Tövbe estağfurullah
Who's the boss - İdare-i muamma
Airplane - Teyyare
Rosemary s baby - Veled-i iblis ül gülmeryem
Shrek - Gulyabani Dark city - Şehr-ül zifir
ÜNİVERSİTELİ ÖĞRENCİ EFSANELERİ
ODTÜ Felsefe öğrencilerini en çok zorlayan hocalardan biri yıllık olan dersinin final sınavında sınıfa gelmiş ve sınav sorusu olarak tahtaya, "Why?" (Neden?) yazmış. Öğrenciler ilk önce ne yazacaklarını şaşırmışlar, sonra herkes birşeyler yazmaya başlamış.Yalnız bir öğrenci, sınavın ilk dakikasında kağıdını teslim etmiş.Öğrencinin cevabı da soru gibi kısaymış: "Why not?" (Neden olmasın ki?) Bu öğrenci sınavdan "100" almış. Aynı hoca başka bir sınavda "risk nedir?" diye soruyor. Yine bir öğrenci sınavın ilk 10 saniyesinde teslim ediyor kağıdını. Kağıdın üst kısmında sadece isim-soyadı yazıyor, gerisi ise bomboş beyaz yaprak. En altta ise "İşte risk budur" diye yazıyor. Ve sonuçta da sınıftaki en yüksek notu alıyor.
Hocanın bir sonraki sınavında yine "Risk nedir?" sorusuyla karşılaşan öğrencimiz tekrar boş kağıt verince bu sefer 0 alıyor. Tabii koşa koşa hocaya gidip sebebini soruyor. İşte cevap: "Aynı şartlar altında, aynı riski iki kere almak aptallıktır!"
Hocamız bir başka sınavda derse giriyor ve tek soru soruyor:
"Atatürk ne yaptı?". Bütün öğrenciler harıl harıl yazmaya başlıyor, kağıtları dolduruyorlar. Sınav sonucunda herkes ortalama notlar alıyor. Bir öğrenci ise 100 alıyor. Bu öğrencinin cevap kağıdında şu yazıyor: "Ne yapmadı ki!"
Bu tür öğrenciler ve değerlendirmeler Hukuk Fakültelerinde yok mu?
Elbette var.
Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde Hocanın biri sınavda, o günlerde devam etmekte olan bir davanın detaylarını vermiş ve sonucun ne olacağını sormuş. Tabii, bütün öğrenciler ha babam, de babam, sayfalarca yazmaya başlamışlar. Ama bir öğrenci kağıdını sınavın ilk dakikasında vermiş. Ve buna rağmen 100 almış. Öğrencinin yanıtı tek cümleymiş:
"Devam eden dava hakkında yorum yapılamaz."
Bir efsane de tıpçılardan: Olay bir tıp fakültesinin anatomi dersinde geçiyor. Okulun en iyi hocası, anatomi dersine ilk kez giren öğrencilerine; "Tıpta iki önemli şey vardır" demiş, "İlki, hiç bi şeyden iğrenmeyeceksiniz!"Bunu söyledikten sonra işaret parmağını önündeki kadavranın makatına sokmuş, şööyle bir karıştırıp çıkarttığı parmağını hop diye ağzına sokmuş ve emmiş. Ardından öğrencilerden de aynısını yapmalarını istemiş. Genç tıp öğrencileri, kızara bozara aynı şeyi teker teker yapmışlar.Bunun üzerine Hoca öğrencilerine dönüp; "İkinci önemli şey ise çok dikkatli olmaktır" demiş ve eklemiş, "Mesela ben demin hastanın makatına işaret parmağımı soktum ama orta parmağımı emdim!"...
Bir kız yurdunda kalan kızlar, artık temizlik görevlisine olan kıllıklarından mıdır yoksa nerden çıktığı belli olmayan bir yurt geleneğinden midir, her sabah dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaya öperek iz bırakıyorlarmış. Yurt müdürü ne yaptı ettiyse bu alışkanlığı ortadan kaldıramamış. Diğer yandan temizlik görevlileri de iyiden baş kaldırmaya başlamışlar. Sonunda müdürün aklına parlak bir fikir gelmiş. Hemen bir duyuru yapıp, kızları toplantıya çağırmış. Neyse toplanmış bunlar. Müdür "Buyrun tuvalete" demiş. Hep birlikte, temizlik görevlisinin beklediği umumi tuvalete girmişler. Aynalarda sabahki ruj izleri hala duruyormuş. Müdür "Arkadaşlar" demiş, "Bazılarınız dudaklarına ruj sürdükten sonra aynaları öperek çıkması güç izler bırakıyor. Temizlik görevlilerimiz bunları temizlerken zorlanıyor. Sizleri görevlimizin bu temizliği yaparken ne kadar zorlandığını bizzat görmeniz için topladım. Bakın ve görün". Sonra görevliye bir işaret çakmış. Bizimki gayet sakin bir şekilde tuvalet fırçasını almış, klozetteki suya daldırmış ve aynayı temizlemiş. O günden sonra bir daha o yurtta tuvaletlerde dudak izine rastlanmamış.
HİÇ BİR ŞEY İÇİN GEÇ DEĞİL
Yaşadığı şehirden, bulunduğu ortamdan kısacası yaşantısından sıkılan bir adam, cebindeki az miktar para ile yanına hiçbir şey almadan bulunduğu kenti terk edip daha önce hiç bilmediği bir ülkeye gitmiş. Oraya henüz alışmaya çalışırken birden bir ses duymuş. Bir çığırtkan, avazı çıktığı kadar meydanda bağırıyormuş:
- Tiyatro! Gelin! Kaçırmayın! Bu akşam Tiyatro!...
Adam hayatında hiç tiyatroya gitmemiş ve inanılmaz derecede merak etmiş. Biletin nereden alındığını öğrenmiş. Bilet fiyatı cebindeki tüm para kadar olmasına rağmen hiç tereddütsüz bileti almış. Başlamış merakla oyunu izlemeye...
Oyun bitmiş, herkes dağılmış ve bizim meraklı öylece kalmış, izlediği muhteşem oyun karşısında. O sırada temizlikçi tarafından salonu boşaltmak için ikaz almış. Adamsa:
- Bana müdürünüzün yerini söyler misiniz? Onunla bir şey konuşmam gerek... demiş.
Seyrettiği oyunun etkisi ile müdür ile konuşmuş ve ne olursa olsun, ne iş olursa olsun buranın bir parçası olmak için çalışmak istediğini belirtmiş. Müdür çok şanslı olduğunu, şu sıralarda bir temizlikçi aradığını fakat önce onu denemesi gerektiğini ifade etmiş ve denemek üzere aylardır el değmemiş bir kütüphanenin temizliğini uygun bulmuş.
- İşte burayı temizle. Eğer beğenirsem seni işe alırım... demiş ve gitmiş.
Tiyatro aşkının verdiği şevk ile temizlik beklenenden kısa sürede bitmiş. Müdür odayı görmeden adamın samimiyetine inanmamış. Onu diğerleri gibi işi savsaklayan biri sanmış. Fakat odanın temizliğini görünce hayretler içinde kalmış. Aylardır içeriye girilmeyen oda gıcır gıcır oluvermiş. Müdür bu çabuk ve becerikli adamı işe almaya karar vermiş.
- Tamam seni işe alıyorum
- Fakat benim yatacak yerim yok.
- O zaman burada yatarsın ve işe daha erken başlarsın.
İstediği olan tiyatro tutkunu, huzurlu bir şekilde odayı terk ederken müdür.
- Adın neydi senin buraya yazalım... demiş.
Aldığı cevap ise;
- William! William Sheakspeare!... olmuş.
Bu hikaye hem insanı dehşete düşürücü hem de ilham verici. Sheaksper tiyatro yaşantısına bu şekilde başlamış. Tam kırk (40) yaşında... tiyatroyu o yıllarda tanımış ve büyük bir azimle o muhteşem oyunları yazmış. Üstelik büyük bir fedakarlık göstermiş mesleği için. Meslek hayatı boyunca sadece üç saat uyuyarak yaşamını sürdürmüş. Sabah erken kalkıp oyun provasını yapıyor oyununu oynuyor ve akşam yeniden oyun yazıyor... Bu böyle sürüp gitmiş.
Bu hikayeyi ilk duyduğumda yaşamım için duyduğum kaygıları bir kenara bıraktım. Anladım ki, hiçbir şey için geç değil. İnsan eğer isterse imkansız gibi görünen olayları da gerçekleştirebilir. Yeter ki yürekten istesin ve bunun için çaba sarf etsin. Hiçbir şey için geç değil. Kırk yaşında olsak ta...
NE KADAR YAŞARSAN YAŞA!..
|

Yerin seni çektiği kadar ağırsın Kanatların çırpındığı kadar hafif.. Kalbinin attığı kadar canlısın Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç... Sevdiklerin kadar iyisin Nefret ettiklerin kadar kötü.. Ne renk olursa olsun kaşın gözün Karşındakinin gördüğüdür rengin.. Yaşadıklarını kâr sayma: Yaşadığın kadar yakınsın sonuna;  Ne kadar yaşarsan yaşa, Sevdiğin kadardır ömrün.. Gülebildiğin kadar mutlusun Üzülme bil ki ağladığın kadar güleceksin Sakın bitti sanma her şeyi,
Sevdiğin kadar sevileceksin.
Güneşin doğuşundadır doğanın sana verdiği değer Ve karşındakine değer verdiğin kadar insansın Bir gün yalan söyleyeceksen eğer Bırak karşındaki sana güvendiği kadar inansın. Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak. Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın Ve güçlü hissettiğin kadar güçlü. Kendini güzel hissettiğin kadar güzelsin..
 İşte budur hayat! İşte budur yaşamak, bunu hatırladığın kadar yaşarsın Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun Çiçek sulandığı kadar güzeldir Kuşlar ötebildiği kadar sevimli Bebek ağladığı kadar bebektir Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin bunu da öğren, Sevdiğin kadar sevilirsin...
Ali DEMİR
|
|